İşlenebilecek En Güzel Günaha

Duygularında kaybolmuş bir adamın ebedi adresi kadınlardır. Kelimelerimin buluşma noktası güzel kadınlara. Ölüm sözü ayırana dek. Sanırım gerçeğini şaşırmış ender insanlardan birisiyim. Kolay değil narin bir ihtimali sevmek. Gözler yaşamak demek.

Fotoğrafım
Ad:
Konum: İzmir, Turkey

I like dabbling in English. Words welcome people in me.

Pazar, Kasım 08, 2015

Sessizlik İçindeki Kadınlar ve Şehirler

Dahası var yaşamanın. Zeytin ağacının akşamı rüzgarlı. Lambanın sarı ışığı ne de güzel sardı odayı. Chet Baker ve Charlie Haden'dan Silence adlı caz parçasına sitede oynamakta olan çocukların çığlıkları karışmakta. Karanlık yavaş yavaş yerleşmekte. Viski yudum yudum içimi ısıtmakta. Tereddütlerin varsa özgürsün. En uzaktaki karanlığın kucağında bir yerleşim hayal ediyorum. Cılız sokak lambası ışıklarının altında yaşamın akıntısında salınan pencereleri imgeliyorum. Birçok hikayede güzel kadınlar vardır. Bir odadan diğerine geçen yüzler. Duyulmayanların ötesinde eş zamanlı anlardan birinde caz parçaları eşliğinde uyumakta olan bir kedinin sakinliği. Sözcükler birike dururken gece detayları örtmeye başladı. Yaşam bedenimi ısıtıyor. Nereden yaklaştığına bağlı, kim kime sokuluyor? İç içeyiz dışımızla. Henüz konuşmalar belirginleşmedi. Hikaye daha uzak yazarının oturuşuna. Kendin duy, kendin yaz. Yeter ki bir başlangıcın olsun. İnsanı sağır eden bir sırrın içinde insanlar yok oluşlarından mutlu yaşıyorlar. Her yer dolu dizgin. Eğimli bir sonsuzluğun içinde aşılan yolların varacağı her yerde kutlanan yaşamı seslendirebilirsin. Durduğum yerin huzurunda, şu anda, her telaştan uzakta, yok olmuş tüm güzel dudakların güzel kadınlarına ve sessizliklerine içiyorum.

Pazartesi, Kasım 02, 2015

Durgun Bir Sihir

Seni sordum zamanın içinde. Kimse benim gibi rastlamamıştı sana. Kaybolmuşların kadınını kimse görmemişti. Dakikalar aceleciydi aramızda. Esip giden rüzgar gibiydin. Yitip gitmenin sonsuzluğunda bir masal okunmuş çocuk gibi kendimi bıraktım geceye. Ay ışığı saçılı yalnızlıklarda güzel bir melodi sarıyordu ruhumu. Bir yerlerdeydim, adını bildiğim bir yerlerde. Tebessüm boşluklarını doldurmaktaydı durgun bir sihir. Gezgin kelimelerle "saçma" zamanların insanları ne iki lafı ne de iki dudağı bir araya getirebiliyorlardı. Sende bıraktığım bir suskunluğu karıştırıyordum. Sessizlik tekrar tekrar yazılabilirdi. Duymanın senfonisi baştan çıkmış sözcüklerle bestelenmişti. Yorgun bir adamın sonsuzluğundan çalınmış bir gün daha sonlanmıştı. Bir yudum viskinin keskin tadında, tutunan kokusunda Keith Jarrett dinliyordum. Geceleri an mahkumu değilim. Sende birikmiş geceleri anlat bana. Şehrin nefes alışlarını hissettir. Yaşam alıp veren sokaklarda gezdir beni. Seni sorduğum zamanın içinde yoksan, sözde bir kadın noksan. Sözün bittiği yerde misin? Suskunluğun düştü omuzlarından. Gecen yere saçıldı. Bir tablo gibi bakışlarıma tutundun. Bana düşmemeye direniyordun. Namusunu giyinmiş diğer ölümlülerden farklı değildin. Kendi gerçeğinin zamanında kimse benim gibi rastlamamıştı sana. Korku, hüzün, gözyaşı, şüphe, güven, özgürlük yoğrulu bedenindeki nefes acele etmek istiyordu. Kaçan zamana yetişmek ister gibiydi...

Cumartesi, Ekim 10, 2015

Dolu Dolu Bir Boşluk Keyfi

Önce iyice boşluğu yaşamalı, çalışmalı, anlamalı. Sonrasında insan kendini kabul eden boşluğun içine dolan detaya bırakıyor bakışlarını. Daha derinin kılcal damarlarında, yeterince uzaklığın seni yakınlaştıramadığı durumlarda düşüncelerin, hayal gücün kime göre yanlış yorumlamaların da devreye giriyor. Boşluğu eksikliğinle yorumlamaya başlıyorsun. Gördüğün ağaç zaaflarınla da vücut buluyor. Eğer hazır bir boşluğa dökebilirsen çizgilerini, boca edebilirsen eksikliklerini, arada bir yerler kendini dışa vuracak. Biri bıraktığın eksikliğe tüm masumiyetiyle kulağa akan güzel ezgiler gibi dolacak. Ustalaşmak belki de ayırt etmede daha özenli olabilmek, akışa teslimiyette hafifleşebilmek sonsuzluğun zaman dilimini yarıp geçen özgür kuşlar gibi olabilmek. Arayışlara kendini saplayıp çıkaran kuşlar bir boyuttan diğerine yüzer gibiler. Önce gözlerim sonra sözlerim uyandı. Güneşin daveti penceremde. Zaman muhafızı değilim. Kim zaptedebilmiş ki duygularını. Gerçekle ötesinin arasındayım. Gerçek sandığımdayım. Sandığımın için dolu. Kelime ve gerçek oyunu. Çığlık ve sükunet, bakış ve körlük, yerden göğe yükselen , ayaklarımdan başıma suskunluğuma, hayranlığıma yerleşen, kalp atışlarıma, nefesime, boşluğuma beni müteşekkir kılan ses, görüntü ve duygu okyanusu. Hiç kıpırdamıyorum ama tüm evren içime çalınıyor. Gözlerimi kapamışlığımda sınırlarımı siliyorum. Ardımla aramda yaşamanın yoğun hissi var. Uzaylıyız aslında. Hep uzaylılar gelecek derler. Bu armağanın sesinde, ısısında, mucizesinde, şans veren uyanışlarında biz neyiz? Bir zerresindeyiz çabalarımızın. Fayda gözetmekten özgür bir uyanışta tembellik kendi yalnızlığımın keşfi oluyor. Tembellik kendi boşluğunu çalışabilme, kendi akışına kendini sessizce bırakabilme özgürlüğü, başkalarından çalınmış bir sığınak. Önce boşluğu iyice yaşamalı. Bir dövüş ustası aslında kavga etmiyor.Elleriyle, ayaklarıyla, ruhuyla boşluğunu keşfediyor, kendini ötesiyle buluşturuyor. Bir dansçıdan farkı yok. Farklı dillerde susuyorlar. Aynı boşluğun sanatçılarıyız. Aynı boşluğun misafirleriyiz. Boş vermişliğe de ihtiyaç var. Çok doldursak yok oluruz. Çokluk ve yokluk arasındaki boşluk yolculuğumda bir kedi yanı başımda uykuda. Adına Zümrüt diye biz onu hapsetmeye yeltendikse de, hiçbir adı, hiçbir tutsaklığı kabul etmezliğinde çok güzel kendini bırakmış, uyuyor. Tercihi şu anıma ve mekanıma yakın olmak, boşluğumu anlamlandırmak. Başka yerde de olabilirdi, diğer kedimiz Sakız gibi. Bazı şeyler ne kadar da uzak. Bir zamanlar ne kadar da yakındı. Yaşıyor olmak , bir zamanların ana değdiği bilinçlilikte annemi, babamı beni saran boşlukta hissetmek, eksikliklerinde kendi eksik hissetmelerimle kavuşmak insan yanım. Kedinin yumuşaklığı insan yanım. Bir kadını hayal etmek, özlemek insan yanım. Ölüm, ayrılık, duruş, akılla vedalaşma insan yanım. Ürpermek, tutuklaşmak, boğazımda ifadelerin düğümlenişi insan yanım. Boşluğun dokusundaki kadınlar, şehirler, sokaklar. Günaydınlar, merhabalar, güle güle deyişler. Boşluğun ve akışın güzel ifadesi hoş geldin. 

Ankara'dan kötü haberler geldi. Kötü de parçamız ama yaşamı çalmak kimsenin hakkı olmamalı. Akışın galip gelme kaygısı yok. Akmaya devam edeceğiz, bizi felç etmeye çalışanlara inat. Kadına zindan olnayacak erkek. Kanla korkmaycağız. Kırmızı da mavi de akacak duracak. Yaşam sonsuzluğun güzel yüzü. Çevremizdeki çirkinlik içimize hükmedemez. Başın sağ olsun Ankara. Başımız sağ olsun. Hep bir kirleten var.

Zaman Yorgunu

Zaman yorgunu kadının bacakları oldukça güzeldi. Sakura rengini giyinmiş ağaçlar gibi karşılıyordu hayran, ürkek bakışları. Ruha ilk yağmurun toprak kokusu gibi sokulgandı. Her kadın gibi güzelliğinin farkındaydı, peki kıymetini biliyor muydu? Bir yerlerde gözlere yakalanmış, gecelerinin adresi meçhul kadınlardandı. Elbet güzelliğini aşan bir erkek olacaktı. Elbet onda, derinlerinde bacaklarının güzelliğinden fazlasını bulan çıkacaktı.Şimdilik başka suskunluklarda kuğu edasıyla süzülen bir yabacıydı. 

Nefes Darbeleri

Küçük dokunuşların sessizliğinden fırlayıverdin. Kendini tuvalden tuvale çalan maviydin. Çılgındın. Güneş ışınları gibi oyuncuydun saçlarımda. Dans havaya karışmış. Beden kokusu sarmış akışların kopuşunu. Bir uçtan diğerine sıçrayan, bir bakıştan diğerine konan ele avuca sığmaz, sana sözcükler saçtım. Çizgine dolandım, hayatın ucunu kaçırırcasına. Gözlerindeydim. Zamanı serbest bırakacağız. Bir kedi gibi geçeceğiz anlardan. Sonsuzluğun mırıldandığı bir gecede uykusuzum. Bir şarkıyım kıyısı olan. Egeyim güzel kadınlara aşık. Binlerce kadeh uçurabilirim özgürlüğe. Sarhoşluğa övgünün samimiyetinde titreyebilirim. Sıcacık, damarda akan kan gibi kırmızımsın hayat dolu. Zaman taşıyan dudakların ölüm pulu. An saçılıyor. Can çekiştiriyor düzlemin çizgileri. Buğulu ve büyülü. Pusun ardında derinde bir yüz düşünceli. Şehirlerden gece beğenelim birlikte. Çıplaklığımızla birbirimize sızalım. Nefes darbeleriyle resmedelim tutkuyu. Karışalım, renkten renge girelim yatağımızda. Yorgunluk beni ele geçiriyor. Yaşamın güzel armağanı kedimiz Zümrüt yanı başımda.Ölüm çerçeveli zaman beni hüzünlendirmiyor. Gece tenime dokunuyor. Karanlığı daha karanlığıyla derinleştiren bir iç çekiş. Kendimi gözlerimin kapanışında tango ezgilerine bırakıyorum. Boşluk çekiminde beni dans ettiriyor. Fırça darbeleri gibi çarpıyorum yokluğuna, resmine kavuşmak için içimden çekiştiriliyorum. Ressam kadınının saçlarında yumuşattı dokunuşlarını. Aşkta çalışılmış özgürlükle denizin dalgalarına kavuşturdu çizgilerini. Bakışlarını güzel olanda eğitmişti. Yorgunluğuma sokul. Yalnızlığıma kıvrıl. Kapımda belirişini ölümsüzleştir. Çıplaklığını yatağıma savur. Parmağın dudağımda. Gecenin başlangıç sihrinde suskunluğuma sızıyorsun. Ellerin yüzümdeki maskeyi odanın bir köşesine fırlatıyor. Kimin yüzünden olduğu önemsizleşiyor, yüzsüzce sevişebilme özgürlüğünde. Adlarımızı fırlatıp atıyoruz. Suçsuz ve günahsızız. 

Seni Mırıldanmak

Güzelsin bir şarkıyı mırıldanmak gibi. Özgürlük ne anlama geliyor? Bir şarkı çıplaklığında çalan. Yol akıyor, gece benimle. Her yer ışıl ışıl. Denize yansıyan her ne varsa sonsuzluğun içinden bana katılıyor. Suskunluğunu tasarlama. Suskunluğun, gece, akıp giden arabaların kırmızı ışıkları. Evet yeterince cesur değiliz. Çoğu zaman susmak zorundayız. Suskunluğun sonsuzluk halini aldığı bilinmeyene hepimiz bir gün yolcu olacağız. Yaşarken ölümü ana taşımaya ne gerek var. Gecenin hamurunda yoğrulmuş tüm suskunluklar, tüm bedenler, hepsi masum, hepsi çaresiz, hepsi içinde sessiz. Akıp gidiyoruz hep beraber. Suskun bakışlar, suskun çıplaklıklar. Bir aradayız, bir sonsuzlukta. Onca güzel omzun içinde akıp giden onca dile gelemeyen. Evet hep bir korku var. Sevgi korkusuzca olmalı. Sessizliğimi dinledim. Hep hayalperest biri oldum. Yeter ki güzellik olsun içinde. Gözlerin sözlerimde. Kafayı çıplaklıkla bozmuş değilim ama her çıplaklığın keşfi bir mucize. Hayatın içinde aşk günah olabilir mi, sevgi günah olabilir mi? Gecenin güzel mırıltısı beni gülümsetiyorsun. Karanlığın güzel gizi seni özledim. Karanlığın içine hayallerimde çıplaklığını yerleştirmeyi, omuzlarından ayaklarına değin seni gezinmeyi özledim. Okyanuslara açılan korkusuz kaşifler gibi bedeninde salınmayı özledim. Ruhum zamanı aralıyor. Ölümlüyüm, ölümlülüğüme sığdırmak istediğim sonsuzluk senin çıplaklığında. Akıp gidiyorum karaltıların içinden. Bir şeyler yakalamak derdinde değilim. Milyarlarca insanın arasında sessizliğimin keşfinde asla dile getiremediklerimle bir yerlerde ben de sıkışıp kalmışım. Yemeğe serpilmiş tuz gibi içime serpilmiş sahneler var. Tadı hayatın vazgeçilmezi. Bazı güzelliklerin dilini anlayamayabilirsin ama yine de bazı sessizliklerde sonsuzu yakalayabilirsin. Yol akıyor, gece akıyor,karanlık akıyor.Elbette sonu var.Varmak üzere olanlar belki de hiç varamayacak olanlar. Hayat karmakarışık, bir o kadar güzel sürprizlerle dolu. Adının en güzel omuzlarında iyi ki varsın. 

Cuma, Ekim 09, 2015

İlk Suskunluk Mesafesinde

29 Eylül 2015 tarihli...

İlk sözün anlamlı olması aslında o kadar da önemli değil. Sessizlik bir şekilde kırılmalı. Geleceksiz bir anda, korkusuzca, tüm geçmişlerden bağımsız kavuşmalı nefesler. Dudaklar çarpışmalı, karışmalı. Devamı gelmese de sözcüklerin, devamı gelmese de gecelerin, bir an bile olsa cesaret etmeli. Bir başlangıcı olmalı sonun. Bakışlarının kıyısındayım. Yakınlığının utangaç mesafesindeyim. Aklından geçenlerin dibinde, aralanmayı bekleyen dudaklarının esaretinde düşünceliyim. Şehir geceleri ışıltılı. Saçlarında, omuzlarında, belinde suskunluğum saklı. Adını yitirmişçesine deli doluyum. Sıcaklığın avuçlarımda. Saçların parmaklarımda. Hüznün ve sevincin yüreğimde. Bir şarkı gibisin kulaklarımda. Hangi geceye rastladımsa, hangi sokağa daldımsa, utangaçlığın masalında aradım kokunu. Boynuma bırak sırrını. Güzel müzikler ve güzel ülkeler keşfedelim. Bizi unutacakları bu zaman diliminden el ele seslenelim yokluğa. Hiçliğe geri dönmeden her unutulmak üzere olana beraber yürüyelim. 

Efendim, Duyamadım Suskunluğunu

28 Eylül 2015 tarihli...

Kendi tuzağına düşmüş uzanıyordu yatağında. Çıplaklığının her yaşında hüzünler ve sevinçler vardı. Aklından ne çok şey geçiyordu. Hep efendilik yakıştırılmıştı kendisine, gündüzlerinin hak ettiği bir efendilik. Ya geceleri hak ediyor muydu efendiliği? İki yüzlü bir yaşam döngüsünde uyanan efendilik, uykuya her dalışında, gecelerinde düşlere alınmayacak sözler sarf ediyordu sessizliğe. Suskunluğun biriktirdiği gecelerde, hayatın tüm çıplaklığı ile yaşamak ne güzeldi. Gündüzleri insan terbiye edilmiş tutsaklığında suskundu. Güneşi batırmış suskunlukların kadını ne güzeldi, kendisine en yakışan çıplaklığında. Efendi erkekler, iyi kızlar kendi tuzaklarına düşmüş uzanıyorlardı yalnızlıklarında. Aralanmış pencereden, aralanmamış dudaklara bir gece çöktü. Uyanma zamanına daha vardı. Belki de henüz zamanı gelmemişti. 

Perşembe, Ekim 08, 2015

Bir Tutam Sonsuz Kokulu Kadın

28 Eylül 2015 tarihli...

Yine yorgun döndüm. Kumsalın maviyle yarıştığı kıyılardan uzaktaydım.Utangaçlıkların utanmazlıklarla karıştığı sırlardan uzaktaydım. Gerçeğin gerçek dışına taştığı anlardan kendime araladığım bir kapıdaydım. İçerisindeydim bir zamanın. Tanıklık, korkaklık, boyun eğmişlik kader beğendiriyordu sözcüklere. Kendime yine yorgun döndüm. Bir tutam sonsuza güzel müzikler eşliğinde kaçtım. Kadınsı bir gece beni sardı. Çıplaklığında yıldızlar sessizce yankılandı. Yavaşça kokladım üzerine sinmiş şehri. Kendimi bıraktım sırdaş dudaklarına. Çalmak istedim ölümsüzlüğün bana ihanetini. Kıskanç bir karanlık gibiydim. Gündüzlere ait değilim. Benim olmayan gündüzlere kaptırdığım ne varsa umurumda değildi. Sende bekledim geceleri. Senin sessizliğine gizledim sözcüklerimi. Odanın içinde dolanmış çizgiler, karmakarışık olmuş içine dolandığım karanlık. Ağına düşmüşüm yorgunluğumun. Zihnime direniyorum. Dans etmeye direnen ayaklar gibi kas katı yerle bağımın kuvvetinde derin nefeslerle kendimden kaçmaya çalışıyorum. Küçük keşifler parmaklarında başladı. Elim gözlerim kapalıyken omuzlarına vardı. Dahası vardı çıplaklığının. Güneşe açılan bir çiçek gibi renklerle haber saldım dışıma. Gerçeğin gerçek dışına taştığı anlardan birinde, kadınsı bir geceye bıraktım yorgunluğumu, güzel müzikler eşliğinde. Bazen göz yaşların bana sırtını dönüyor. Kırılganlığının parçalarından bütünleştirebildiğim, sözcüklerden oluşmuş bir sessizlik gibi çörekleniyor çaresizliğime. Derindeyiz, bize kadar iniyor öte. En dipteki kadınlar ve erkekler. En uzaktan yakında, sonsuzun bir köşesine benim diyebileceğim bir zamanda, saklanılmış yalnızlıklarda bir nefes. En ötesinin, en berisinin şehir şehir, evren evren gezen düşlerinde bir güzel koku. Hangi zamana ayırdık kendimize ihaneti? Hangi şarkıda bıraktık gecelerden gecelere akan sarhoşluğu? Bir kadehte iki el. Bir kaderde iki çıplaklık. Bir gülümseme, bir yorgunluk, bir başlangıç ve bir şehir. Varacağını bilmeden adım adım, nefes nefes. Hüzünlerden, sevinçlerden bir boşluk vardı aramızda.Aramızdaydı çıplaklığımıza değen boşluk. Gözlerimizin kapanışında hislerimiz bir birimize değiyordu. Kimler gelip geçti bu karanlıklardan? Kimler suskunluğunun çıplaklığında penceresinden öteye baktı durdu? Kimler yıldızların altında savurganca harcadı gecelerini? Unutulmuşluk kimleri gömdü bağrına? Kaç erkeğe heba oldu kaç kadın?Kaç şarkıyı israf ettik? Sözcükler, karanlıklar, çıplaklıklar. Yaşamla buluşma noktasında ana geç kalmışsan acele et. Az sonra unutulmuşluğuna varacaksın. Çekingenlikler mezarlığında ürperti zaman geziyor. Utangaç ölüler unutulmuş adlarına gömülmüşler. Korkusuz bir kadın, korkusuz bir erkek. Kıvılcımsız bir ateş. Yıldızsız bir gece, kadınsız bir çıplaklık. Kadehsiz bir sarhoşluk, kadersiz bir sonsuz.Ardı ardına yaslanmış zamanlarda yorgun düşmüş kim varsa bir an için gözlerini kapamalı, uzanmalı boşluğuna. Boşluğuna, bir kadın sıcaklığını taşıyorsa şanslısın. Rüzgara tutunmuş bulutlar gibi şanslısın. Sonsuza tutunmuş anlar gibi şanslısın, her biri unutulacak olsa da. Her hafıza ölümü bekliyor. Anılardan bugüne geldik. Kışkırt sözlerimi. Kışkırt gözlerimi. Nasıl olsa hepimiz unutulmayacak mıyız? Kışkırt dans etmeye direnen ayaklarımı. Nasıl olsa yok olmayacak mıyız? Sırrıma katkı ver. Nasıl olsa sır olmayacak mıyız? Senin için durdum. Boşluğumu sar. Nasıl olsa boşaltmayacak mıyız mekanımızı? Güzel müzikler eşliğinde, Mayte Martin'in sesinde adı Urla olmayabilirdi sonsuzluğumun. Ne de olsa en dibindeyiz, ya da en ucunda, ya da en ötesinde. En hüzünlü, en sevinçli, en değerli yaşamda. İyi geceler. Hangi gece iyi değil ki? Darısı gündüzlerin başına.

Pazar, Eylül 27, 2015

Zaman Ver Aynadaki Yok Olana

Arabanın aynasında geçmekte olduğum ne varsa akıyordu. Aynada sonsuzluğun bana en yakın kıyısının emildiğini, tüm renklerin yolun kıyısından toplanıp, bende karıştığını izleyerek ilerliyordum. Sonbaharın eşsiz kokusu için nasıl uygun sözcükler seçebilirsiniz ki? O ana özel büyüleyici karışımlar. Gerçi duyguları da sözcüklerle ifade ettiğimizi sansak da, o ana özel hayat karışımlarının kokusu gibi gelip geçiciyiz. İnsan zamanla kendi söylenmemişlerini de unutuyor. Söylenebilirliğinde tutsak nice sözcük de kifayetsizliklerinden özgürleşebilirlerdi. Nedenleri geçerli kılan korkaklıklardan, kaygılardan beslenen sessizliğin sırları unutulanda birike dursa da, her an bir söylenemeyen var. Gün yüzüne bir tebessüm kadar yakınlaşmışken kaybolmuş nice an. Dile gelişlerin zaman sınavı. Yakınımdaydı hayat gibi. Sen de hayatın içindeyken bulup çıkaracaksın sözcüklerini. Bir gün, bir yerde benden kopmuş bir zamanda bulursan çabalarımı, aklını ve duygularını karıştırmada belki kullanabilirsin hayal meyal kokumu. Arabanın aynasında karışan görselliğin detayına gerek var mı? Her gözün bir boşluğu vardır, her sözün olduğu gibi. Boşlukların kavuşturduğu çizgiler ortak olmayabilir. Çizgilerimden silinip, çözüldün saçların gibi. Döküldün sessizliğime. Anıma yerleştin zamanın gelip geçerliğiyle oynarcasına. Her çağın günahıdır kadın. Suç değildir giyindiği. Çıplaklıktır özgürlüğü. Çizgileri örtemez insan. Akışkanlığı boğamaz kimse. Anın aynasına gömülenden yeşermeye çalışan ne varsa elbet geride kalacak. İnsan kendini de unutarak ölüme gidiyor. Yaşadıkça unuttuklarımızı yeniliyoruz. Sessizliğin kaç adım? Bakışların kaç adımda yakınlaşır? Kaç nefes öncesinden söz aldı zaman? Kaç günah yitirdi çekingenlikler zamanı? Reddedilişler de geride kaldı, reddedişler de. Suçluluğun çizgilerinde günah resmedilemedi. Sadece zihindeydi günahın en güzel resmi. Yok olandaydı tüm var olamayanın günahı. Zaman günah çıkartsa sözcüklerde, unutulmaktan neyi kurtarabilir? Çıplak omuzlarının adı yoktu. Sırtından yere süzülen zamanın sonsuzluğa dokunduğu anda yaşlanıyorduk. Bir sessizlik vardı aramızda. Aynada akıp giden, bir zamanın geçiverişine dökülen manzaralar gibiydik. Utangaç sessizliklerin yazarından yalnızlık betimlemeleri. Yalnızlığın insana özgü tanımsızlığında kendince özgür bir ruh. Bir zaman dilimi çıplaklığı bir ayna ve yansıtamadıkları. Yakalanmaların yansımalarından bir an ötede aynalar içine düşen kadar anlatabiliyor.Bir sözcükten diğerine akışın sürükleyişinde belki fazlasından eksik ifade bulmaya çalışışlarda nereye, ne kadar varacağını kestirmeden, içinden gelenle, sanki kimse okumayacakmış gibi yazabiliyor musun? Bir şarkı sarıyor boynunu. Bir öpücük konuveriyor teninin yalnızlığına. Bir adım daha yaklaşsan bu zamana. Durdursak sonsuzluğu tüm sokaklardan geride, bir şehrin derinliğinde. Konuşulan dillerin değiştiği coğrafyalarda gözlerimiz kovaladığı hayat karelerini yakalanamazlıklarında, yorulmaksızın izlese. Uzak bir özlem duyulan diyarın tadı, bir bardak umaşi. Elimdeki bardağın serinliğinde, buzların kahverengi hayal akışkanlığında kendimi sakura renginin davetine teslim ediyorum. Bir kadının çıplak ayaklarıyla yere basışı kadar estetikti. Adım adım hayaller. Aynadaki Japonya serinliği. Trenler dolusu hayat. Anlamadığın sözcükleri bir araya getiremezsin. Bakışların anlaşılmaz yabancı sessizliği kendi anlamsız sözcüklerini seçer. Bir yudumsun ruhumda. Aynadaki zamana eşlik eden kadın gibisin. Yok olanın güncellendiği bir zamandayız hepimiz. Kaç adım var aramızda? Aynalarımızdaki detaydan geriye bir şey kalmalı mı? Bu zamanın kokusundayız. Kedilerimizle baş başa sonsuzluğun bir kıyısına yaslanmışız. Bir pazar günü herhangi bir hayatta.

Pazar, Eylül 13, 2015

Tutamadığın Bir Söz

Tutamadığın bir söz olduğunu biliyorsun ama en azından uzunca bir süre de olsa yazmamalısın. Biraz kendi iç sesinden uzaklaşıp, başkalarının sesine kulak vermelisin. Goethe ne de güzel dile getirmiş: “İnsan kendini yalnızca insanda tanır.” Biraz kelimelerinden arınıp, başka fikirlerle beslemelisin kendini. Kendini duymak, kendini yazmak tehlikeli. Samimiyetini yitirmemelisin. Bir dönem oku ve gözle. Bir dönem değişmek için kendine izin ver. Bakalım ne kadar dayanabileceksin?

21 Eylül 2008 yayınlanmamış yazılardan

Asla Kendini Bırakma

23 Kasım 2008 tarihli bir yazıyı da özgür bırakıyorum. Neden yazıp da o zaman yayınlamadım bilmiyorum. Ara verip de yıllar sonra kendini okumak da farklı bir duygu.

Vazgeçebilecek kadar özgür değilsen kaybedeceksin. Vazgeçemediğin yalnız kendin değilsen, senden vazgeçecek mutluluğun. Nutkun tutulmuşsa, maruz kalmışsan artık çok geç. Artık çok geç, dönüşü yok sessizliğinin. Vazgeçemediysen, yenik düştün gelişiveren anın seni sınayışına. Katlanmak bir erdem değil. Boşuna savaşma kendinle. Boşuna dillendirme suskunluğunu. İçinde kalan ses sana acımayacak. Hakkı var seni rahatsız etmeye. Hakkı var seni kahretmeye. Senin için gözlerini kapayışın. Senin için bu öfke. Senin için bu şefkat. Vicdanına dön ve teslim olma. Vicdanına dön ve haykır. Aynada kendini göreceksin. Senin için yağıyor yağmur. Duyman için tüm hayatın sesleri. Yolun tükenişi, varmak üzere oluşların keşfi senin için. Yorma gülümsemeni. Birliktelik güven ister. Gözlerinin içi çürümüş, sahte ruhlu, hasta bir adama maruz kalmışsan, kendin olup da görünememişsen, artık sen de hastasın. Düşüncelerine bulaştı seni için için kemiren gerginlik virüsü. Bir bedene ihtiyacı vardı, yaşamına yerleşti. Kendini varlığından defedemezsin. Yokluğuna alışma. Cesaretin olduğunu bile bile, izin verme kadere. Susturma insanlığını. Sen değerli çabalarının hayata armağanısın. Sen gecelerini yaşamayı bilen bir adamsın. Sen katılımcısın. Bir arada olmak güven ister. Beraberliği sevgi besler. Ne işin var kendini bilmez bir adamla? Sen sokaklarda öğrendin oyun oynamayı. Oyun oyuncularındır. Rolünden bağımsız ve güçlüsün. Haddini bildin de ne oldu? Bir haddini bilmeze bıraktın meydanı. Yıldızlara bak. Başka oyunların da olduğunu unutma. Her zaman kendini vazgeçebilmeye hazırla. Seni ayakta tutan hayata güven. Akşam oluşuna çıkıp gidebilirsin. Seni örseleyen ilişkilere mecbur değilsin. Seçme kudretin var. Hala güzel bir şarkıyla ayrılabilirsin. Sahne her zaman istifanı kabul eder. Unutma bir tek kendinden istifa edemezsin. Sabır bir erdem mi?

(Cuma günü yaşanmış gerçek bir hayat öyküsünden çıkartmam gereken hayat dersleri var. )

İşini Severek Yapsan Da...

Gözlerini öyle kapa ki, sana çektirilenler anlamsız gelsin. Birilerinin bir şeyler söylemesi gerekecek. İşe gitmek üzere oluş hissinden kurtulabildiğinde, insanca yaşabileceksin kendini. Seçemediğin birilerine tabi olmak zorundalığı saçmalığında, kaybettiklerinin kazandıklarından çok olduğunu bilmek durumu daha da ağırlaştırıyor. Bir aradalıkların gerilimli dengesinde, ödünlerin yıkıcı izinde kalıcı hasarlar söz konusu. Maruz kalmak hayatın bir parçası mı? Hazır cevapların faydası var mı? Yapılması gerekenleri yapacak olanların mahkumiyeti sana göre mi? Sana şanslıyım dedirtiyorlar. Ne de olsa bir işin var.

07-11-2008 yayımlanmamış yazılardan

Gerçek Anlamda İçini Susturabilsen

Sorgulayıcı ve mutsuz muyum? Bu durum benden mi, yoksa meslek seçimimden mi kaynaklanıyor? Dünya görüşüm üzerinde çocukluğumdan beri müdahaleler söz konusu olduğu gerçek. Bugüne değin bana kazandırılmış alışkanlıklarımdan nasıl kurtulabilirim? Kendimi keşfetmek için bir yolculuğa gereksinimim olduğu kesin. Hayatımda herkes hak sahibi oldu. Hep bir şirketin çalışanı, bir devletin vatandaşı, bir okulun öğrencisi, bir ailenin çocuğu, bir kadının sevgilisi oldun. Hepimiz bir topluluğun içine doğduk. Çok azımız durup da nereye yönlendirildiğimiz konusunu düşünme fırsatı bulduk. Sadece birkaçımız cesurdu. Sadece birkaçımız bedel ödemeye hazırdı. Saltanat mı sürüyoruz? Bu fikir tabi olmayı gerektiriyor. Kenara çekilmek mümkün değil. Anımsamalar, beklentiler ve hedefler hep bizimle. Mutsuz değilim. Her halde biraz yorgunum. Kendimi ifade etme biçimimi bulmam lazım.

18 Ocak 2009 yayımlanmamış yazılardan

Ara Sıra Sonsuzluk

Yansımalardan seçip, beğenip aldım. Belki resmedebilseydim biraz daha yakınlaştırabilirdim sizi hissettiklerime. Sözcükler bir baştan çıkarma aracı. Sözcükler ne kadar yansıtabilir ki güzel bir kadının çıplaklığını? Dokunmanın, karışmanın, o hissin sözcüklerde, resimlerde karşılığını yakalamak mümkün mü? Muhteşem bir sessizliğin , büyüleyici bir yaşamın akışının sesi olmaya yeltenmek cüretinde kendini kandırmak. Kısa bir ömür, kısa karşılaşmalar, bir anlık bakış, zihinde tutunmaya çalışan ne varsa yalnızlık oyununda. Oyalanmalar, vakit geçirmeler, faydasız tembellikler. Kırmızı mı sarsa sırtını, yoksa mavi mi? Deniz mi karşılasa yoksa gökyüzü mü? Hangisi daha mavi senin için? Bir farkı olduğunu bilerek seçimlere tutsak sözcüklerle ne kadar anlatabilirsin? Dinleyenin de sesi olmalı, okuyanın da. Herkes katılabilse keşke, herkes kışkırtılabilse. Bir anda ne çok insan var aslında. Ne çok şehir var, ne çok sokak. Ne çok seçim var. Atlayıp bir uçağa görmeye gidebilirim New York'u. Bir yudumundasın içkinin. Daha başlangıcındasın sarhoşluğun. Suskunluğunun mabedinde masum değilsin. Daha iyi ifade edebilmenin yolları olmalı. Korkaklık da bir nevi sansür değil mi? İnsan yazdıklarında kendini hatırlayabilir mi? Uzaklarına da yakın olmak için çıkmalı yollara. Düşmeli sokaklara, akışlara teslim olup, nehirler olmalı çağlayan insanlarda. Hiç durmamalı hayatın güzel anlarında. Kayıp bir adam kendini arayan. Kayıp bir okur sözcükleri bulan. Sözcüklerin karşılaşmaları gibi yeri geldiğinde anlamsızca duraksayan. Yeri geldiğinde arayışlara gün batıran. Hüzün, coşku, nefes ve ufuk sonsuzluğu kavuşturuyor.Güzele dair ne varsa ağacın yeşilinde de şarkı oluyor. Ben hiç anlatmayı bilemedim. İçim içime sığmasa da, gözlerim buğulanıp, dolsa da, boğazımda bir yumru , yutkundum, sessizleştim. Daha fazlasından eksik hayatımda hayranlığımı, sözcüklerin bana ihanetinde itiraf edemedim. Hayatın dansını kovalasa da gözlerim, bir kadının çıplaklığını yüceltse de sözlerim kifayetsize teslimim. Kaç odalı düşlerde kalıyorsun? Kaç sokağa bakıyor gülümsemen? Bir dahaki sefere nerde uyanacaksın? Sadece senin çıplaklığının adı var. Dönüp de arkana seni seviyorum demek var. Gerçeğin ucundayım. Sözcüklere düşmek üzereyken , sana yetişmekteyken zamanın birindeyim. Evvelin kucağında doğmuş ezel gibiyim.Başlangıçların en güzel anının kadını sana sözcükler getirdim sessizliğimden. Onları dansa kaldırabilir misin? Son da kısa. Belki sonsuz da...o bakışlarında. Ara versem de zamana, zaman alacaktı elbet. Yaşamak ve yaşadığına, sevildiğine dair unutulmak. Kaderlerinin öncesinde buluşmuşların hikayeleri ve şarkıları kifayetsizliğin masumiyetinde. Yaşam çığlığı , yaşam çılgınlığı benden adımı çal. Dahası var yokluğumun.